Temel Bilimlere İlgi Azalınca!

Yazar: *İsmet Berkan / Gazeteci

"Sorunumuz üniversitelerin temel bilim bölümlerini öğrencilerin tercih etmemesi değil; bu tercihi yapacak temel matematik ve fen eğitiminden yoksun olmaları. Dolmayan kontenjanlar sorun değil aslında, o bir sonuç. Sorun, ilkokuldan başlayıp lisenin sonuna kadar devam eden formel eğitimde."

Birkaç yıl önce, ilginç bir fenomen ortaya çıktı. Türkiye çapında üniversitelerdeki fen fakültelerinde kontenjanlar boş kalıyordu.

Üniversiteye bu denli yüksek talep olmasına rağmen öğrenciler fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi temel bilimleri artık daha az tercih ediyordu.

Türk Fizik Derneği (TFD) öncülüğü üstlendi, bu durumun nedenleri üzerinde kafa patlatılmaya başlandı. Bu arada normalde bütün üniversitelerin bütün fakültelerine her yıl kontenjan arttırma baskısı yapan YÖK de, fen fakültelerinin kontenjanlarını azaltmaya başladı.

Ertesi yıl bir baktık; yine aynı durum var. Düşürülen kontenjanlar bile dolmuyordu.

Bu arada TFD'nin raporu da ortaya çıktı. Kapsamlı önerileri olan ve geniş bir heyet tarafından yazılan rapor da aslında 'sorun'a çare olmadı.

- Peki ama bu bir sorun muydu? 

- Daha az öğrencinin temel bilimleri tercih etmesi ne gibi sakıncalar doğururdu? 

- 'Az'dan kasıt neydi? Türkiye'nin temel bilim dallarında kaç öğrenciye, kaç asistana, doktora, doçente, profesöre ihtiyacı vardı, bunu biliyor muyduk? 

- Özel sektörün fizikçi, matematikçi, kimyacı, biyolog ihtiyacı var mıydı, varsa kaç kişiydi?

Aslında burada sıraladığım soruların hiçbirinin cevabını bilmiyoruz. Sadece, 'Temel bilim önemlidir' cümlesinden hareket ediyoruz; 'Temel bilimlerle az kişi ilgilenirse ülke ileri gidemez' diyoruz.

Bence iki cümle de doğru ama bu doğrulardan hareket ediyor olmak bütün bu soruları cevapsız bırakmayı gerektirmez. Tersine, o sayıları ve ihtiyaçları bilmeliyiz ki, temel bilimlerde nerede olduğumuzu da görebilelim.

Kaldı ki, temel bilimlere yönelik talebin düşmesi gerçekten bir 'sorun' olsa bile, bu talep düşüklüğünün arkasında yatan en temel sebebi ortadan kaldırmak ne TFD gibi bir sivil toplum örgütünün ne de YÖK gibi üniversitelerin tepe kurumunun elinde olan bir şey.

Şimdi okuyacağınız tablodaki rakamları ÖSYM'nin açıklamalarından derledim. Bunlar, üniversiteye giriş sınavlarının ilk basamağı olan YGS'de o yıl liseden mezun olan öğrencilerin fen ve matematik testlerinde sorulan 40 soruya 2010 yılından beri verdikleri doğru yanıt ortalamaları:

Tablo bence herşeyi anlatıyor. Sorunumuz üniversitelerin temel bilim bölümlerini öğrencilerin tercih etmemesi değil; çocuklarımızın bu tercihi yapacak temel matematik ve fen eğitiminden yoksun olmaları. Yani dolmayan kontenjanlar sorun değil aslında, o bir sonuç. Sorun, ilkokuldan başlayıp lisenin sonuna kadar devam eden formel eğitimde.

Artık zorunlu da olan, dolayısıyla aslında lise son sınıf sınav performansı ortalamasının daha da düşeceği o 12 yıllık eğitimin tamamını düzeltmek de, ancak hükümet kararıyla ama toplumun tamamının da desteğiyle yapılabilir bir şey. Bu yönde bir siyasi kararlılık sergilendiğini henüz duymadık.

Öğrencilerimizin üniversiteye giriş sınavının fen ve matematik dallarındaki bu düşük performansı zincirleme biçimde bir dizi sonuç üretiyor.

Önceki yıl İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde bir toplantı vesilesiyle bulunurken sordum: 'Kontenjanınız boş kalıyor bunu anladım. Peki gelen öğrenci nasıl? Gelenlerin kaçı birinci sınıftan ikinci sınıfa geçebiliyor?'

Birden dekanın ve diğer öğretim üyelerinin yüzü değişti. Öğrencilerin ezici bir çoğunluğu, diyelim fizik bölümünde okuyabilmek için gereken matematik bilgisinden yoksundu ve sınıfta kalıyordu.

Bu cevap üzerine döndüm, çeşitli fen fakültelerinin öğrenci alırken kullandıkları taban puanlara baktım ve bu puanları başka fakültelerle kıyasladım.

Bir örnek: İstanbul Üniversitesi'nde İşletme Fakültesi’ne girmek Fen Fakültesi’ne girmekten daha zor; çünkü daha çok puan gerektiriyor. Kısa zamanda bu durumun bütün üniversitelerimizin bütün fen fakülteleri için (Bir iki tane vakıf üniversitesi ile devlet üniversitesi hariç) geçerli olduğunu gördüm. Puan türü aynı değil ama bazı İlahiyat Fakülteleri bile daha yüksek puanla öğrenci alıyor.

Bu bir sarmal: Kontenjan dolmayınca dolsun diye taban puan düşürülüyor. Bir süre sonra o düşük puanlı öğrenciler ikinci sınıfa geçebilsin diye eğitimin öngördüğü standartlar da düşürülecek. Ve sonunda belki de 'Ben fizikçiyim' diye dolaşan ama fiziğin gerektirdiği temel matematiği bilmeyen insanlar ortaya çıkacak, 'Devlet bize iş versin' diyecek.

Bugün geçerli olan ve korkarım önümüzdeki en azından on yıl için daha geçerli olacak tabloyu tarif edebildiğimi sanıyorum.

Peki elimizdeki insan malzemesi buyken, içindeki bilimi, teknolojisi ve tasarımı bize ait olan cari açığı kapatacak yeni nesil ürünleri nasıl ve kimle üreteceğiz?

Bu sorunun basit, açık ve acı bir cevabı var: Hayır, üretemeyeceğiz.

Evet, elbette gazetelerimiz, televizyonlarımız bize bazı tekil başarıları, 'dahi çocuk'ları anlatacak, onlarla gurur duyacağız, onların zengin olma hikayelerini dinleyeceğiz ama hepsi bu olacak.

OECD'nin derlediği rakamlar arasında gördüğüm bir basit istatistiki kıyaslama var, her yerde tekrar ediyorum, bir kez de burada yazayım. 55-65 yaş arası nüfuslara baktığımızda Türkiye'de de Güney Kore'de de üniversite mezunu oranı yüzde 10. Yani bundan 40 yıl önce iki ülkenin eğitim çıktısı bir diğerine benziyormuş. Ancak aynı kıyaslamayı 25-35 yaş aralığı nüfuslar için yaptığımızda fark çok çarpıcı. Türkiye'de bu yaş grubunun yüzde 17'si üniversite mezunuyken Güney Kore'de yüzde 65'i.

Tam da bu sebeple biz evlerimizde Güney Kore malı televizyonları, bilgisayarları, tabletleri kullanıyor, cebimizde o ülkede üretilmiş akıllı telefonlarla dolaşıyoruz. Koreliler de iyimser ihtimalle fason üretimi bizde gerçekleşmiş gömlekleri falan giyiyordur.

Ankara'daki fen lisesi, 1964 yılında açılmış, ilk öğrencilerini almış. Bu okul, neredeyse on yıla varan lafazanlıklar, komisyon toplantıları, şura kararları, bakanlar kurulu kararlarının ardından ancak açılabilmiş.

Aradan geçen 50 yılda aynı kalitede, aynı örnek seviyede bir okul daha ekleyememişiz Fen Lisesi'nin yanına. (Bir Galatasaray'ımız daha, bir İstanbul Erkek'imiz daha olmadığı gibi ve bir zamanların kalite timsali 'Marif Kolejleri'mizin topyekun iğdiş edilip yok edildiği gibi...)

Ama bakın Güney Kore'ye, 30-40 yılda Türkiye'yi eğitim çıktısı bakımından dörde katlamış.

İçinde bulunduğumuz çok ama çok büyük bir çıkmaz. Buradan çıkmanın bir kestirme yolu, kolay yolu da yok.

Bir süreden beri, 'Her koyun kendi bacağından asılır' felsefesinden hareketle, maddi imkanı olanların kendi çocuklarını kurtarma yolunu seçtikleri garip ötesi bir eğitim düzenimiz var.

Bu düzeni değiştirmediğimiz, herkes için eşitlikçi ve kaliteli eğitimi bu ülkenin geleceğinin en önemli projesi haline getirmediğimiz sürece, hepimiz kendi bacağımızdan asılmaya devam edeceğiz. Asılmayan koyun olmanın işe yaradığı günleri de çoktan tükettik aslında. Ülkenin genel seviyesi aşağı düştükçe, kendini yukarıda bir yerde sananlar da aslında aşağı çekiliyorlar.

İsim veremiyorum ama bir örneği aktarıp bitireceğim:

Üniversite ve üniversite sonrası eğitimini Amerika'da tamamlayan bir genç arkadaşımız, kök hücre konusunda müthiş yeni buluşlar geliştirme potansiyeli taşıyordu. Bu amaçla bazıları da Türk olan çok sayıda insan bir hayli büyük bir fon oluşturarak bu genç arkadaşımızı destekledi. O arkadaşımız da desteği boşa çıkartmadı; pek yakında açıklanacak çok önemli buluşlara imza attı; yakında bunların kullanılabilirliği de onaylanacak.

Mucidi Türk, kurucu sermayesinin önemli bir bölümü Türkiye kökenli olan bu olağanüstü olayın tamamı Amerika'da geçiyor.

*Bu makale, TÜSİAD'ın GÖRÜŞ dergisinin Ağustos 2014 tarihli 85. sayısından alınmıştır.