2023 İçin Çok Geç, Belki 2073

Yazar: *Prof. Ali Nesin / Bilgi Üniversitesi

"Mühendislik fakülteleri dolup taşarken üniversitelerimizin temel bilim bölümleri teker teker kapanıyor, çünkü öğrenciden talep gelmiyor. Öğrenci çekebilmek için dünyanın başka yerinde görmediğim matematik mühendisliği bölümü icat edildi."

Ülkenin en akıllı, en çalışkan, en değerli gençleri akın akın mühendislik bölümlerine gidiyorlar. Anababalar evlatlarının eskisi gibi memur değil, mühendis olmasını istiyor ve avuç dolusu para dökülüyor bu uğurda. Eskiden öğretmen, hostes ya da hemşire olma hayaliyle yanıp tutuşan akıllı kızlarımız artık mühendislik bölümlerine girmek için can atıyor. Bir zamanlar köylü toplumu olan Türkiye artık yadsınamaz bir biçimde bir mühendis ülkesi. Sanayimizin belli bir seviyeye gelmesinden de anlıyoruz bunu. Buzdolabından traktöre kadar birçok sanayi ürünü imal ediyoruz, hatta ihraç ediyoruz.

Mühendis ülkesiyiz ama iyi mühendis ülkesi olduğumuz söylenemez. Trafoların patlamasından, trafik sıkışıklığından, depremlerde yıkılan evlerden, iş kazalarından, kaldırımların ve yolların halinden, sellerden, internet kesintilerinden, her şeyimizden belli iyi mühendis ülkesi olmadığımız.
 
Oysa o kadar çok sıradışı genç var ki. Matematik Köyü’nden biliyorum. Ayıptır söylemesi, işim gereği  hayatımda birçok dahiyi yakından tanıma fırsatı buldum; inanın bana, gençlerimiz arasında dünya çapında dâhi seviyesinde olanlar az değil. Çok tuhaf bir yer bu Anadolu. Bu ucube eğitim sisteminden bu tür gençler nasıl çıkabiliyor, anlaşılır gibi değil. Öldür Allah ölmüyor bu Anadolu! Bu gençlerin bir kısmını temel bilimlere yönlendirebiliyoruz, ama önemli bir kısmı da mahalle baskısına dayanamayarak mühendisliğe gidiyor ve mutsuz oluyor. Rakel Dink’in cümlesine nazire yapayım: Dâhi öğrenciden vasat mühendis yaratan bir sistemle karşı karşıyayız!
 
Mühendislik fakülteleri dolup taşarken üniversitelerimizin temel bilim bölümleri teker teker kapanıyor, çünkü öğrenciden talep gelmiyor. Öğrenci çekebilmek için dünyanın başka yerinde görmediğim matematik mühendisliği bölümü icat edildi. (Oysa soğandan reçel olmaz derler!) Vakıf üniversiteleri ise mühendislik fakülteleri açıyor, kurulmuşları da genişletiyor, ama diğer yandan matematik bölümlerini ya kapatıyor ya da mühendisliğe servis dersleri veren bir bölüme dönüştürüyor.
 
Ülkemiz de mühendisler tarafından yönetiliyor. İstatistiğini yapmadım ve internette de bulamadım ama biri yaparsa çok yararlı olur, yönetici sınıfı büyük ölçüde mühendislerden oluşuyor.
 
Bilimi de mühendisler ele geçirmiş durumda. TÜBİTAK da Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı da mühendislerin elinde. Tüm projeleri mühendislikle ilgili. İnanmıyorsanız internet sitelerine girin ve sergilemeye değer gördükleri en son haberleri okuyun. Temel bilimlerle ilgili bir habere rastlamak mümkün değil.
 
Mühendislik, belli bir amaca hizmet eden bir uğraş dalıdır. Bir amaca hizmet etmek de her zaman insanın çapını daraltır. İnsanlığa en büyük katkıları olan kişiler, büyük çoğunlukla, felsefeyle, sanatla, matematikle ve meslekleriyle alakalı olmayan daha nice uğraş dallarıyla yakından ilgilenirler. Bu bir rastlantı değildir. Ne kadar kendini belli bir konuya odaklarsan, o kadar sığlaşırsın, ufkun o kadar daralır, çapın o kadar kısıtlanır. Hatırı sayılır bir yenilik yapmak için çapını geniş tutmalısın.
 
Matematik, sanat ve felsefe meslek değildirler. Bu uğraşlar özellikle bir işe yarasın diye yapılmazlar. Bunlar “bedava” uğraşlardır. Bedava uğraş, insanın dünyaya bambaşka bir pencereden, bambaşka bir bakış açısıyla bakmasına neden olur. “Ne işe yarayacak” düşüncesini hayatının merkezine oturtan kişi pek bir işe yaramaz.
 
Eğitimde de öyledir. Çocukların okulda öğrendikleri hayatta bir işe yarasın felsefesini güden eğitim felsefeleri güdük kalırlar.
 
Elitist suçlaması pahasına şöyle söyleyeyim: Bach dinlemekten hoşlanan, Nietzsche okuyan, Baudelaire hayranı bir marangoz ortalama bir marangoz olabilir mi; mümkün müdür? Bach’tan, Nietzsche’den, Baudelaire’den vazgeçtim, pul koleksiyonu yapan bir marangoz herhangi bir marangoz olabilir mi? Oysa pul koleksiyonculuğuyla marangozluğun ne alakası var, öyle değil mi! Yok gerçekten. Pul koleksiyonculuğunun marangozlukla hiçbir alakası yok, pul koleksiyonculuğunun her şeyle çok alakası var!
 
Matematik Köyü’ne gelen öğrencilere artık şu yöntemi uyguluyorum: Anlayabilecekleri ama hemen çözemeyecekleri  bir problem soruyorm. İki saat boyunca onları problemle başbaşa bırakıyorum. Tabii arada sorularını yanıtlıyorum, yanlışlarını düzeltiyorum. İki saat sonunda birçoğu doğru yanıtı buluyor. Müthiş keyif alıyorlar. Çünkü bu çocuklar hayatları boyunca hiç iki saat boyunca düşünmemişler, hiç iki saat boyunca zihinleriyle yalnız kalmamışlar. Dersin sonunda, çocuklara soruyorum:
 
- Bu problem ne işe yarar?
 
Cevap veremiyorlar.
 
- Söyleyeyim ben size, diyorum, bu problem hiçbir işe yaramaz. Hayatınızda hiç karşınıza çıkmayacak...
 
Gerçekten de öyle. Saçmasapan bir problem.
 
- Saçmasapan bir problem üzerine iki saat kafa patlattınız!
 
Gülüşüyorlar.
 
- Ama hoşunuza gitti, öyle değil mi?
 
Onaylıyorlar hep bir ağızdan.
 
Problem bir işe yaramaz, ama problemi anlama çabası, probleme yaklaşım, kullanılan yöntem, yoğunlaşma, analiz etme yolları, inatçılık, bütün bunlar çok işe yarar. Ama en önemlisi hayatlarında hiçbir işe yaramayacak bir problemi çözmeye çalışmış olmaları, doğrudan bir sonucu olmayan bir uğraş için iki saatlerini harcamaları, bir çıkar için değil, sadece keyif için emek harcamış olmaları. İşe yararlılık ilkesini iki saatliğine de olsa unutmalarının onları başka bir insan yaptığına inanıyorum.
 
Bugünkü anlamıyla matematiği bulanlar Çinliler, Hintliler, Sümerliler, Mısırlılar değildi, Eski Yunanlardı. Örneğin Pisagor teoremini tüm uygarlıklar biliyordu, ama Pisagor teoremini ilk olarak Eski Yunanlılar kanıtlamıştır.
 
Oysa Eski Yunanlılar da biliyordu Pisagor teoreminin doğruluğunu. Doğru olduğunu bildiğin bir önermeyi kanıtlamaya çalışmak kadar saçma ve gereksiz bir şey olabilir mi? Bugün anlıyoruz bunun saçma ve gereksiz olmadığını, ama o gün? Diğer uygarlıklar matematiksel olgularla yetinirken (ki bu olguların bazıları yanlıştı), Eski Yunan uygarlığı olgularla yetinmemiş, olguları kanıtlamaya çalışmıştır. Böylece matematik doğruyu bulma sanatından, doğrunun neden doğru olduğunu anlama sanatına dönüşmüştür ve 2500 yıldan beri de bu değişmemiştir.
 
Bundan 5-6 yıl önce Radikal gazetesi benden lise matematik kitaplarını eleştirmemi istedi. Üç yazarın yazdığı bir lise matematik kitabı yolladılar. Piyasanın en iyisiymiş. Kitap tam bir rezaletti. İçler acısıydı. Yanlışlarla doluydu. Tanımlar tanım değildi. Tanımla teorem birbirine karışmıştı. “Bu bir eleştiri yazısı değil, bir yerden yere vuruş yazısıdır” diye söze başladım ve döşendim. Sonra yufka yürekliliğimden yazarlar için üzüldüm ve yazıyı yumuşattım. Ama gene de sert bir yazı olmuştu. Beklediğimden çok tepki alan ve yankısı olan bu yazıyla Türk eğitim sistemine hizmet ettiğimi düşünüyordum. Yanılmışım! Geçenlerde MEB tarafından öğrencilere tavsiye edilen dört matematik kitabı aldım. İçinde metin yoktu! Yazarlar yanlış yapmaktan mı kaçınmışlar ne, metni tamamen yok etmişler. Sadece sayılar, x’ler, y’ler, tuhaf tuhaf mantık simgeleri ve örneklerle alıştırmalar... Yanlış bir metni sıfır metne tercih ederim. Böylece lise matematiği Eski Yunan uygarlığından önceki döneme dönmüş oldu: Önemli olan olgular. Kanıt, düşünce, neden, gerekçe hak getire... Varsa yoksa olgu. Oysa kanıtsız bir matematik dersi, sözlük okunan bir Türkçe dersine benzer, absürttür.
 
Niye ders kitapları böyle? Mühendis zihniyeti hükmediyor da ondan. Daha doğrusu kötü mühendis zihniyeti. Bana ne kanıttan manıttan, benim için önemli olan olgulardır, bana olgular gerek, kanıt değil diyen mantalite.
 
Bu mantaliteyle 2023 rüyası biraz zor gerçekleşir. Vakit geç, artık çok geç, geri dönüşü olmayan bir tahribat yapılmış durumda; ama 2073 için, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın, TÜBİTAK’ın, YÖK’ün, TÜBA’nın ve artık oralarda kimler ve hangi kurumlar varsa, toparlanmaları, kendilerine gelmeleri, mühendisliğin dar çerçevesinden kurtulmaları lazım. Bu eğitim sistemi ve bu anlayışla varolan teknolojiyi kopyalayabilirsiniz belki, hatta şansınız yaver giderse bir iki ufak yenilik de yapabilirsiniz, ama yeni bir buluş yapmanız mümkün değildir. Çünkü büyükler gençleri kendi dar çaplarıyla boğuyorlar.
 
*Bu makale, TÜSİAD'ın GÖRÜŞ dergisinin Ağustos 2014 tarihli 85. sayısından alınmıştır.